MURADİYE MEZUNLAR DERNEĞİ

20
Mayıs
2012
Metin Boyutu
  • yazı boyutunu büyüt
  • Default font size
  • yazı boyutunu küçült

Uğur Gülsün

Share/Save/Bookmark
Yazılar - Uğur Gülsün

TARİHİN KESKİN VİRAJI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
{jcomments on}

İnsanlık tarihinin en keskin virajında bulunuyoruz. Etrafımıza şöyle bir nazar ettiğimizde her şeyin inceden inceye kurgulandığı, mükemmel bir senaryonun içinde kah birer figüran kâh birer başrol oyuncusu olarak yer alıyoruz.

 Dünya tarihinde yapılmış buluşları, insanoğlunun birikimini nazara aldığımızda bütün buluş ve yeniliklerin %80'inin son 50 yılda gerçekleştiğini ürpererek görüyoruz.

 Zamanın en heyecan verici diliminde, yeryüzünün en önemli noktalarından birinde, dünyanın - görünen o ki - en önemli ülkesinde gençlik ve orta yaş aralığında seyrediyoruz. Böyle bir devrenin öyle herkese nasip olacak bir şey olmadığını anlamak için isterseniz Mehmet Akif'e kulak veriniz:

 “Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm

Gördüm de hazanında bu cennet yurdu

Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum

Ya Rab! Beni evvel getireydin, ne olurdu?”

Merhum, bugünlerde yaşasaydı herhalde böyle bir kıt'a ondan sadır olmayacaktı. Ya sükut edecek, ya da her günü ayrı bir destana dönüşen bu kutlu dilimi o güzel mısralarıyla kristallendirecekti.

 Bugünlerde İsrail gerçeğiyle yeni boyut kazandı topraklarımız. İnsanımız ve dünya insanı, ibretle izlediği tablodan nelerin yanlış gittiğinin ayrılımına varıyor. 1948 yılından beri topraklarında huzur namına bir şey yaşamayan, bunun öncesinde de ihanetler ve  vicdan azaplarıyla kıvranan Ortadoğu'nun, "artık yeter!" feryatları tüm dünyada yankı bularak yükseliyor. Burası dünyanın kalbi. Buranın sükunete, selamete ihtiyacı var.

Artık görüp de görmez gibi yapma stratejisinin modası geçti. Artık dünya güçlünün istediği gibi at oynatabileceği bir satranç tahtası olmaktan çıkıyor. Dünya kopmasına yakın olduğumuz kıyametinin arefesinde yeniden silkelenip köhnemiş adalet sistemini elden geçirmeye başlıyor. Kimseye (hele de zalimlere) huzur vermeyen düzeni söküp yeniden örme hazırlıkları yapıyor.

İşte güzel Türkiye'miz tam bu hengamede, zulüm ve eziyetin bin türlüsünü az zamanda tüm boyutlarıyla yaşamış şerbetli halkının, hadiselerden ders ala ala bilgeleşmiş kamuoyunun da etkisiyle dünyanın dizginlerine el uzatıyor. Yeryüzü bu sese muhtaç. Bu sesin kökleri sağlam, gövdesi kuvvetli, dalları gölgesiyle şiddetli güneşin altında serinlik vermeye teşne ve binbir çeşit meyvelerle dolu.

Bu heyecanı ben yüreğim ürpererek yaşıyorum. İnanıyorum ve biliyorum ki; çok değil, 10 yıla kalmaz, Ortadoğu denkleminde Türkiye'nin izni olmadan bir taş bile yerinden oynamayacak hale gelecek. Medeniyetler İttifakı adıyla devletçe sistemleştirdiğimiz telakki, hiçbir milleti dışlamadan tüm dünyayı kanatlarının altına alacak ve torunlarımız yeni bir gül devrini, şu dünya başını bir tarafa çarpıp dağıtmadan önce, görecek. Osmanlı'nın baş döndüren ihtişamı, bu yeni güzelin yanında sönük ve gölgede kalacak.

Şimdi bize düşen, zannımca şimşek hızında seyreden eşya ve hadiselerin dilini ferasetle çözmeye çalışmak, kulaklarımızda uğuldayan kader bestesine ses uydurmak olacak.

Son Güncelleme ( Pazar, 26 Aralık 2010 17:08 )

 
Yazılar - Uğur Gülsün

NE SATTIĞININ FARKINDA OLMAK

Artık her şeyin sahtesini piyasada bulmak mümkün. Sahte bal, sütsüz peynir, etsiz sucuk... Sahte adamlar güzel ambalajlarda dolaşıyor. Hani ambalajına bakıp da meyledebileceğiniz birçok sahte meta var piyasada.

Esnafın da sahteleri var. Genelde hangi birine gitseniz, size ne kadar prensipli çalıştıklarını birinci elden destansı bir şekilde anlatırlar.

Bitirme ödevinin çıktısını almam gerekiyordu. Hep böyle son anlarda, dar zamanlarda insanların başına böyle şeyler gelir, Allah’ın hikmeti! Yazıcımın kartuşu bitti. Etimesgut gibi şöyle böyle gelişmiş bir yerde bulabileceğim ümidiyle kırtasiyeleri dolaşıyordum. Her birisine “Bana HP marka 27 numara kartuş lazım” diyorum. Bazısı satmıyoruz diyor, bazısı eski tekniği kullanıyor, kalmadı diyordu. Girdiğim beşinci ya da altıncı dükkan beni gülmekten yerlere yatırdı. Eleman tam bu yolların adamı. Hani ne versen satarım diyenlerden. Derken yine 27 numara kartuş istediğimi söyledim. Baktım tezgah dolu. Herhalde vardır diye ümitlenirken, adam bana:

“27 kalmamış abi, 56 vereyim!” deyiverdi. Ben de herhalde şaka yapıyor diye düşünürken:

“Bunun gramajı senin söylediğinin iki katı. İçinde 56 gram mürekkep var.” Dedi. Bunun üzerine ben güldüm:

“Bu numara kartuşun model numarası, gramajı değil” dedim. Adam hala ısrarcı:

“Abi eğer senin bilgisayara 27 oluyorsa bu dünden olur, hem de daha geç biter” dedi. Ben bunu yemeyince bu sefer de elimizde bir tane 27 var ama az kullanılmış diyerek kendi kartuşunu satmaya çalıştı. Ben de muhabbeti severim ama vaktim yok diyerek ayrıldım.

Tam artık şehre gitmek için durağa doğru yönelirken durağın önünde bir dükkan daha gördüm. Son ümit olarak oraya girdiğimde yine kartuş alacağımı söyledim. Tezgahtar kaç numara olduğunu sordu. Ben 27 deyince de raflara bakmadan: “Var!” dedi. Sevinmiştim. Tezgahtara, en donanımlı dükkanın onlarınki olduğunu ve bir saattir bu kartuşu aradığımı söyledim. O da gayet ciddi ve mütevazı bir ifadeyle: “Biz her birinden ikişer tane bulunduruyoruz. Biri eksildiğinde yerine yenisini koyuyoruz.” dedi. Ben de tedarik kavramının çok önemli olduğunu ve bu hareketlerinin benim için çok makbule geçtiğini söyleyerek ayrıldım. Siz ne yaparsınız bilmiyorum. Ama ben sağlam ve prensipli bir esnaf bulduğumda ne kadar uzakta olursa olsun onun abonesi oluyorum. Etlik’e taşındıktan sonra bir müddet Bağlum’daki berberime gitmeye devam ettim. Günümüzde o kadar az bulunuyorlar ki, onlara yapışmak ve bırakmamak gerekiyor. Diğer çoğunluğa gelince,  hırs ve nemelazımcılık nedeniyle dükkanlarına bir gelen bir daha gelmiyor.

Aslında günümüzdeki gibi bir ortamda, iyi bir esnaf için çok ama çok para kazanmak işten bile değil. Yalnızca hırstan ve insani marazlardan arınacaksın. Yaptığın bir işi en güzel ve  içine sinecek şekilde yapacaksın.

Eskiden çok ciddi esnaf kuruluşları vardı ve çok büyük yaptırımlar uygulayarak üyelerine edep ve haysiyet noktasında yanlışlıklar yaptırmıyorlardı. Ahilik teşkilatı bunların en önemlilerindendi. Bir kere herhangi bir işletmenin başına geçebilmek için hem edeben, hem de mesleğin cilveleri açısından rehberlik yapabilecek bir ustanın himayesinde eğitime başlanıyor, belirli bir eğitimi bitirdikten, ustanın oluru alındıktan ve çırak ahlaken mazbut olduğunu ispatladıktan sonra iş yerini açabiliyordu.

Yaptırımlar da çok büyüktü. Esnaf teşkilatı, bir yanlışını gördüğü üyesinin pabucunu dama atardı. Bu deyim daha sonra dilimize de yerleşti. Pabucu damda gören halk, o esnafın yetkin olmadığını bilir, oradan alışveriş etmezdi.

Günümüz şartlarında bu pabuç hikayesini uygulamak zor. En azından bir gönül eğitiminden geçmeyenlerin esnaflık yapamayacağı günlerin en kısa zamanda gelmesini umalım.

Son Güncelleme ( Salı, 06 Temmuz 2010 15:08 )

Yazılar - Uğur Gülsün

"İMRALI CANİSİ"NİN FAYDASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Yılların birikimi olan sorunları çözmek hem zordur hem cesaret işidir.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 28 Ekim 2009 10:41 )

Yazılar - Uğur Gülsün

ZARARLI HARFLER

Gün geçtikçe yeni gündemlerle, yeni meslek gruplarıyla karşılaşıyoruz. Yakın zamana kadar, özel güvenlik, temizlik şirketi, yemek dağıtım şirketi gibi kavramlar bize yabancı iken yavaş yavaş hayatımızın içine kadar sokuldular birer birer. Her şeyi özelleştirelim, hizmetler daha güzel yürüsün diyerek her hizmeti bu özel kuruluşlara gördürür olduk.

 

Artık gittiğimiz her yerde karşılaştığımız ve çoğu gençlerden olan bu şirketlerde bizim tarafımızda olan olumlu şeyler, karşı tarafta da yaşanıyor mu acaba?

 

Bu insanlar bu özel şirketlere de torpille giriyorlar. Birbirlerini yiyorlar. Artık torpil memleketimizin bir nevi ekonomik lokomotifi durumunda. Herhangi birinin tevessülüyle bir işe girmek adiyattan sayılıyor.

 

Patron diyeceğimiz şirket sahipleri de kendilerini şu kod kelimeleriyle tanıtıyorlar: “Aşiret”, “Ağa”, “Mafya”. Bazısı utanç vermesi gereken bu lafların çoğu günümüzde övünç vesilesi durumunda. Eskiden “biz şerefliyiz”, “biz cömertiz” diye övünülürken şimdi “biz mafyayız”, “biz uyanığız” diye övünülüyor. Ne diyelim, ahir zamanın şartlarını sinema filmi izletir gibi insanlara haber veren Hazret-i Peygamber (a.s.m) olmasaydı aslında çok şaşılacak bir durumdu. Ne var ki bunların olacağına işaret buyurmuş da kıyametin yaklaşması nedeniyle çok şaşırmıyoruz.

 

Her neyse, konumuza dönelim... Bu işlere torpille giren insanlar girişte bir sözleşme imzalıyorlar. Sözleşme işverenin hakkını korumaya yönelik bir şey. Bu sözleşmede, işten çıkarıldığında tazminat istemeyeceğine, çağrıldığı her zaman emre amade olacağına dair imzaları var. Ayrıca imzalanmamış şeyler de bu civanlara yaptırılıyor. Mesai saati dışında dışarıda ekstra işlere koşulmak bunların en sıradanı. Ayrıca maaşları on günden az rötar yapmıyor. Garip adlar altında ödenekleri kesiliyor. Yol ve yemek paralarına el konuluyor. Bunca kesintiyi yapan insanlar benim gözümde muhakkak yardıma muhtaç olmalı. Bunların “ağa”lığı falan yok bence. Bunlara sadaka vermeli...

 

Her ne kadar feodaliteyi benimsemesek de, biz millet olarak eski ve köhnemiş sistemleri kullanırken dahi bir adalet arayışı içinde olmuşuzdur. Bizde “Ağa” tabiri, içi dolu bir tabirdir. “Ağalık vermekle olur!” özdeyişi bizim vazgeçilmezimizdir. Toplum tarihimizde ağanın oradan buradan çalması çok ayıp ve şanına gölge düşürecek, itibarını sarsacak bir hatadır. Nitekim ağalar böyle şeylere tenezzül de etmezlerdi.

 

Başların ayak, ayakların baş olduğu bu dönemde kendilerini “aşiret” ve “ağa diye tanıtanların bu muazzam tamahkarlığı tiksinti veriyor.

 

İşin daha acı olanı ise, bu asgari ücretli kölelerle zaman zaman yaptığım sohbetlerde bu durumu mecburen benimsediklerini görmüş olmam. Zira “ağa” sının altındaki arabaların listesini okuyor bana eleman. “Adamların kolu nah şuralara uzanıyor” diyor bana lafı ballandırarak.

 

Bu iğrenç tabloyu bir kenara bırakarak size saadet asrından bir güzel tablo göstereyim:

 

Abdurrahman bin Avf (r.a.), Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde zengin bir insandı. Ne var ki bütün taşınmazları Mekke’de kaldığı için meteliksiz bir insan olarak Medine’ye ulaştı. Allah Resulü (s.a.v.) hicret edenlerle ensar arasında birebir eşleştirme yapmıştı. Abdurrahman bin Avf, kendisine yar-ı vefadar olarak tayin edilen Sa’d ile misafir edileceği eve geldiğinde Sa’d, servetinin yarısını, hatta hanımlarından da birini ona vermeyi teklif etti. Abdurrahman bin Avf ise bu civanmert teklifi kibarca reddetti: “Servetin ve hanımların sana mübarek olsun kardeşim, bana yalnızca çarşının yolunu göster!” dedi. O gün için Medine Yahudilerinin elinde olan piyasaya beş parasız bir şekilde giren Abdurrahman, deve alıp satmakla işe başladı. Yalnız develeri ipiyle alıyor, aldığı fiyata ipsiz satıyordu. Sonra da ipini parayla satıyordu. Bu minimum kar anlayışı daha sonra Yahudilere de örnek olacak, benzeri uygulamaları onlar da yapacaktır.

 

Abdurrahman bin Avf, piyasada en ucuz deve satan kişi olduğu için bir anda çok aşırı bir sürüm elde etti ve sadece iplerle bir servet yaptı. Bir gün Resulullah (s.a.v.) mescitteki bir gruba şöyle diyecekti: “Abdurrahman’ı gördüm. Cennet’e gidiyordu. Fakat sürünerek...” Nedenini sordular: “Çünkü çok zengin!”

 

Bu söz Abdurrahman’a ulaştığında perişan oldu. Huzura vardı ve servetinin tamamını İslam için vermek istediğini söyledi. Kabul edilmedi, “Olmaz, çoktur!” denildi. Yarısını vermek istedi, yine “Olmaz, çoktur!” denildi. Üçte birini vereyim dediğinde ise Resulullah (s.a.v) “Bu da çoktur, ama olur!” buyurdu. Zekatın kırkta birlik alt sınırını bildirirken alimler bu hadisten yola çıkarak üçte biri de üst sınır sayarlar.

 

O devasa serveti elde ettiği gibi kolaylıkla da vermesini biliyordu. Onda cennete sürünerek bile gitmek büyük buhran etkisi yapıyordu. Ama servet konusundaki azmi, asla hırsa dönüşmüyordu.

 

Adamın biri bir gün akıl hastanesine bir vesileyle ziyarette bulundu. Delilerden birine sordu: “Ne zamandır burdasın?” Deli cevap verdi: “Yıllardır buradayım, bilmiyorum. Aslında deli de değilim, bir kere düştüm kurtulamıyorum.” dedi. Sonra da ekledi: “Doktorlara mazarratlı harfleri soruyorum. Söyleyemiyorlar. Ben de söyleyince beni urganla bağlıyorlar!”

 

Gün görmüş adam karşısındakinin deli olduğuna hükmetti: “Hiç mazarratlı (zararlı) harf olur mu be adam? Neymiş bu mazarratlı harfler?” dedi.

 

Deli söyledi: “Mazarratlı harfler üçtür: Tı, Mim ve Ayn. Tı Mim Ayn harfleri “Tama’” (açgözlülük, doymazlık) kelimesinin harfleridir. Kim tamahkar olursa bunun cezasını çeker.”

 

Adam delinin sözlerine güldü gitti. İşini bitirip çıkarken deli yanına geldi: “Beyefendi sen iyi bir adama benziyorsun. Ben bu tımarhaneye düşerken bir kese sarı altınım vardı. Şu direğin tepesine sakladım. Bana onlar burada yaramaz. Buradan çıkabileceğim de yok. Gel onları sana vereyim de bir işin görülsün” dedi. Adam bu teklife çok sevindi: “Olur da direğe nasıl çıkacağım?” Deli cevapladı: “Benim omzuma bas, tırman!” dedi. Adam denileni yaptı. Tırmandı. Tam yukarı tırmanırken deli çekildi ve adam kıç üstü yere düştü. Sızlanıp dururken deli lafı yapıştırdı: “Behey aptal adam. Sana tamah adamı sersem eder, başına bela olur  demedim mi? Delide para ne gezer, hadi var diyelim, direğin tepesine para saklanır mı? Çek bakalım şimdi tamahkarlığının cezasını!” dedi.

 

Tamah ile başı dönmüş patronlarımız, “alnının teri kurumadan işçinin hakkını vermek” düsturunu unutmuş, belki hiç duymamış gözüküyor. Olsun, onların ömür boyu kazanacağı toplam meteliği Abdurrahman bin Avf def’aten (bir defada) sadaka olarak veriyordu!

Son Güncelleme ( Salı, 03 Kasım 2009 14:59 )

Yazılar - Uğur Gülsün

KÖK DÜŞÜNCE

       Çok erken yaşlarda ülke siyasetine alaka duymaya başladım. Kenan Evren yönetime el koyduğunda dört yaşıma geliyordum. Ancak olup biteni birçok ayrıntısıyla hatırlıyorum. Anarşinin ortalığı kasıp kavurduğu günlerde ortalıkta kurşunlar fink atıyordu.

       Bir keresinde sokakta ve apartmanın içinde yoğun bağrışmalar duymuştuk. Bir ara kalın sesli bir adamın “Yatın yere!” diye bağırmasıyla evdeki herkes yere yatmıştı. Bense, ancak evdekiler yatarken boylarına erişebilen boyumla, bir müddet bu normal insanların anormal davranışlarına hayret etmiş, daha sonra da onlar gibi yere yatmıştım. 

       Bir gün annem ve babam süslenip püslenip  sokağa çıktılar. Peşlerinden ben de gelmek istedim. Beni almadılar. Çok ısrar edince annem: “Oğlum sen eve git, bizi bekle. Biz anayasaya evet deyip geleceğiz!” demişti.  Dayılarımın yaramazlık yaptığımız zaman bizi “Otur lan anarşist!” diye payladıkları yıllarda büyükbabamdan, Makaryos’un kafasındaki bez parçasının, boynuzları sayesinde yukarıda durduğunu öğrenmiştim. Emniyet birimlerince bombalı pankart asarken (bu da ne demekse...) tutuklanan ve kendilerinden ele geçirilen “değişik çap ve markalarda” silah ve mühimmatın, molotof kokteyli ve örgütsel dokümanın önünde “Victory” nin baş harfi olan zafer işaretini yapan adamlar da aslında şunu demek istiyorlardı: “Bizim de Makaryos gibi boynuzlarımız vardı, maalesef kırdılar!” 

       İlk olarak mantığıma yediremediğim şeylerden biri muhalefet olgusuydu. O günlerden bu günlere hiç değişmeden aynı saçmalığıyla gelen bu sisteme hiç alışamadım. Muhalefet partilerinin iktidardakiler ne yaparsa yapsın eleştiriyor olmasını hep yadırgadım. Hele de “muhalefet” kelimesinin zaten bu anlamda olduğunu öğrenince şaşkınlığım daha da arttı.

       Bir insanın başbakan olmaya talip olması bana çok aşağılayıcı, küçük düşürücü bir şey gibi gelirdi. Bu yüzden belki de kültür ve ahlakımızda yer edinmiş olan ve benim sonradan öğrendiğim “göreve talip olmama” düsturunu tüm benliğimle mantıklı bulmam zor olmadı. 

       Beni garipsemeyin; ben o yaşlarda kadınların örgü örerken hep aynı hareketleri yaptıkları halde ortaya değişik desenler çıkmasına şahit olunca, bunun hayattaki mucizelerden biri olduğuna ve kadınlara verilen bir düşünce gücü sayesinde akıllarından geçirdikleri desenin örgülerine sihirli bir şekilde yansıdığına kanaat getirmiştim. Alengirli siyaset üçkağıdının şifrelerini o tarihlerde nasıl çözecektim? 

       Büyüdükçe bütün şirin gösterilen kabukların içindeki çirkefin tüm boyutlarını görmeye, bilmeye ve maalesef kanıksamaya başladım.

       Şimdi gözümüzün önünde büyük büyük laflarla arz-ı endam eden, takım elbiseli, ipek kravatlı amcaları zaman zaman büyük bir tiksintiyle izliyorum. Ne kadar alçalabiliyor insan değil mi? Sırf imam hatip liseleri mezunlarının Türkiye derecesi yapmaları ve iyi bölümleri okumalarını içine sindiremedikleri için bütün meslek liselileri yakmak pahasına da olsa katsayı rezaletini getirdikten sonra bunun mesleki eğitime harcanan paranın zayi olmaması adına yapıldığı yavesini uyduranlar, Kendisiyle aynı görüşte olanları kahraman, diğerlerini vatan haini ilan edenler,  Dürüstlük vurgusu yaparak pohpohlayıp sahnelere sürdükleri aktörlerle, daha sonra kapalı kapılar ardında kafa kafaya verip üçkağıtçılık senaryoları hazırlayanlar,  Vitrine sırf vitrin olsun diye koyulanlar ve onları vitrine koyanlar, Bir seçim döneminde can ciğer kuzu sarması olup, bir sonraki dönemde sırf benim adamımı aday göstermedin diye kanlı bıçaklı olanlar, Mevcut anayasanın ve siyasi partiler yasasının köhnemiş, partallaşmış yapısından kurtarılması gerektiğini bildikleri halde, koltuğum gider, itibarım sarsılır, başım belaya girer diye buna bir türlü yanaşmayanlar,  ne kadar alçalıyorlar her geçen gün. Hiç aynaya da bakmıyorlar alçalışı gözlemek için... Oysa benim evimde senede bir boyumu işaretlediğim bir kapı kenarı vardı ve değişimi gözler önüne seriyordu.. 

       Ya biz? Biz de elbet o ilk günkü çocuk saflığından birçok şeyi feda ettik her geçen gün. Bizim de kriterlerimiz, emaneti ehline verme, doğru konuşma, açık olma, inandığını arızasız, dosdoğru söyleme hasletlerimiz birer birer bu çarklarda kemirildi. Siyaset arenasının benzerleri her mahallede, her resmi dairede, her kıraathanede, her sokakta yeniden, yeniden kuruluyor ve her defasında farklı gladyatörler aynı aşağılık kurallarla döğüşe dahil oluyor.  

       Bazen ülkeleri çocuklar mı yönetse diye düşünmeden edemiyorum. Ya da çocuksu saflığın bir aşısı olsa ve ara ara insana zerk edilse fena mı? Kök hücre nakli yoluyla teoride ve biraz da pratikte kaydedilen mesafe sayesinde, eski canlılığını ve işlevselliğini kaybeden organların yenilenmesi mümkün olabilecekmiş ya... Bir de insanların çocuk düşünceleri böyle koruyucu fanuslarda saklanıp belirli aralıklarla kokuşmuş düşüncelerin yerini almak üzere aşılanmalı.. Hazır teoriyi kurmuşken ona bir de isim vereyim bari: “Kök düşünce nakli”. 

       Sonra içimde derin ve tok bir ses yükseldi ve irkildim. Şöyle diyordu ses:  “O dediğin kök düşünce nakli şu anda da var ve başarıyla uygulanabiliyor. Operasyonu yapan cerrahın adı da Kur’an-ı Kerim.”

Son Güncelleme ( Cuma, 09 Temmuz 2010 13:51 )

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 / 2

Röportaj

Mustafa Akif Ekşi
Mustafa Akif Ekşi

Ziyaretçi İstatistikleri

Bugün 19264
Dün 21677
Bu Hafta
Geçen Hafta 140562
Bu Ay 369026
Geçen Ay 114715
Toplam 2503956

Online Now : 103
Your IP : 38.107.179.230
Now is : 20-05-2012 19:32
Reklam

Samanyolu Haber

İslami Sözler

Dünya şehvetlerle donatılmış, âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helalinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun.
İbn-i Semmak -

Paylaş

Köşe Yazılarımız

Zafer Ayten
09.11.2011
FARKINDA MIYIZ UNUTTUKLARIMIZIN ?

M.Sami KAYA
02.02.2011
MEDİNE-MEDENİ-MEDENİYET

Zahid Poyraz
14.11.2009
HAYAL MANASTIRI: SÜMELA – (GEZİ )

Salih Zeki Haklı
22.07.2010
DELİ ARANIYOR!

Uğur Gülsün
03.06.2010
TARİHİN KESKİN VİRAJI

Süleyman Demirel
05.10.2009
YAN MASADA BİR ERMENİ AİLE

Muhammed Gömeç
17.06.2009
DOSTLARIN YAKASINDAN


Kimler Sitede

Yok