Yazılar -
Salih Zeki Haklı
Perşembe, 22 Temmuz 2010 10:10
Uğur Gülsün
Herhangi bir mesele ile ilgili kendi kendimize söylendiğimiz vakit istisnasız yanı başımızda “Kendi kendine konuşana deli derler!” diyen müstehzi birisini buluveririz. Bu söz, kendi kendine konuşmaya ve deliliğe ilişkin gizli bir küçümsemeyi ihtiva ediyor gibi görünse de -hatta sözün sahibi bile bunu bilmiyor olsa da- esasında mühim bir gerçeğe işaret etmektedir. İrfani geleneğimiz dikkatli bir şekilde incelendiğinde deli olarak kabul edilen tüm şahısların ömrü hayatları boyunca yalnız kendilerine ve de kendileri için konuştukları görülmektedir. Ne var ki mecazın anlamı maddî olana feda edilmeye başladığından beridir kendi kendine konuşmanın ve deliliğin kıymeti anlaşılamaz olmuştur. Öyleyse bu kıymeti layıkı veçhile idrak edebilmek için öncelikle kendi kendine konuşan delilerin hallerinin bilinmesi büyük önem arz etmektedir.
Deli kelimesinin sözlük anlamı “aklını yitirmiş olan, mecnun” manalarına karşılık gelmektedir. Mecnun kelimesi ise “delice seven, divane, tutkun” anlamlarına geldiği için deli kelimesi ile birlikte üzerinde dikkatlice düşünülmesi gereken bir özel durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki kelimenin hususiyetleri esaslı bir şekilde göz önüne alındığında delice sevebilmek için akıllarından sıyrılıp deliliğe terfi eden divanelerin “Size deli denmedikçe hakikî mümin olamazsınız!” hikmeti mucibince kemalat dairelerini tamamlamaya gayret göstermeleri daha açık olarak anlaşılmaktadır. Hatta Hak yolu yolcularının bu kemalat dairesi çevresinde devran edebilmelerinin “uslu (akıllı)” kalmaktan ziyade ancak deliliğe meyletmeleri sayesinde gerçekleşebileceği kabul edilmiştir.
Nitekim Mecnun’un maşukuna kavuşmak için kendini kavurucu çöllere gözü kapalı atması, ateşin etrafında kanat çırpan kelebeğin sevdasının yükünü daha fazla taşıyamayarak kendini ateşin içine atması, zahidin dünyanın yalnızca bir vehim ve gölgeden ibaret olduğunu kabullenerek onun hayalî görünüşüne aldırmaması ancak deliler gibi sevebilmeleriyle mümkün hale gelmiştir. Filhakika âşıklar “Gören bizi sanır deli\Usludan yeğdir delimiz” derken aklı bu denli kurban edebilme cesaretine sahip olanların hakikate, dolayısıyla gerçek aşka, ulaşabileceklerini beyan etmişlerdir. İşte bu nedenledir ki delilik bu özellikleri itibariyle geçmişimizde bir kutsiyet kazanmış ve delilik ile velilik arasındaki bu belli belirsiz çizginin varlığı delilere gösterilen yarı saygının nedenini teşkil etmiştir.
Sevdiğinden gayrısını düşünemez hale gelen aşıkın (delinin) başka insanlarla konuşarak teskin olabilmesi artık ne mümkündür! Bu âlemin yalnızca bir âşıkla bir maşuktan ibaret olduğunu idrak eden kimse, hakikati artık yanlıca kendi içinde aramaya başlar ki bu yolculuk neticesinde sevdiğine kavuşmayı ümit etmeye başlar. Başkaları ile konuşmak deli olmayı tercih edenler için katlanılamaz bir zulümdür. Bu nedenle hakikat yolcusunun şiar edindiği ilke yalnız kendisiyle konuşmaktır. Nitekim halkın yapıp ettiklerinden şikâyet eden Şems-i Tebrizi hazretlerine bir şeyhi “Halkı bırak Hakk’a bak!” derken, diğer bir şeyhinin “Halkı bırak kendine bak!” demelerinin altında Hakk’a giden yolun sadece insanın kendisiyle mücahede etmesi ve yalnızca kendisiyle konuşması halinde kat edilebileceği gerçeğini göstermektir. Aynı şekilde Beyazıd Bestami hazretleri de “Kırk yıldır tekellüm ediyorum, insanlar da sanıyorlar ki kendileri ile konuşuyorum!” sözlerini dile getirirken hakikat ehlinin kendi kendilerine konuşmaları neticesinde Hakk’tan gayrısıyla ilgilenemez bir hale gelişlerine işaret etmiştir.
Hakikati insanların yapıp ettiklerinde aramayan kimseler gaflet çölünde harap olmaktan bu halleri sayesinde kurtulmuşlardır. Başkalarının kendilerine deli demelerine aldırış etmeden, bıkmadan usanmadan sadece kendileriyle konuşmaya ısrarla devam etmişlerdir. Âşıkların kendi kendileri ile konuşmalarına gönül misafiri olabilme istidadındakiler de hakikî aşkın kırıntılarından bile sarhoş olmuşlardır.
Çağımızda ise insanın ne kadar akıllı olduğu ve olduğundan daha da fazla akıllı olabileceği başlıca övünme sebebi haline gelmiştir. Deliliğe imrenmek şöyle dursun, ne kadar çok akıllı olunabilirse insanın o kadar başarılı ve mutlu olabileceği sanrısı zamanın yeni amentüsü olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle artık deliliğe talip olan çıkmadığı gibi kendi kendine konuşanların yani delilerin yani Mecnunların varlıklarına dahi tahammül edilemez olmuştur. Kelebeğin aşkından kendini ateşin içine atması artık imrenilecek değil alaya alınacak bir hadise olarak görülmektedir. Yeryüzünü bir gösteri alanı haline getirmek isteyenler, elbette ki kelebeklere değil dünya için aklını ve de her şeyini yitirmeye hazır delilere teveccüh edeceklerdir. Oysaki aydınlandığını iddia eden dünyanın zifiri karanlığından kurtulabilmesi için başkalarına değil, başkaları için hiç değil yalnız kendi için ve kendine konuşan delilerin rehberliğine ihtiyacı bulunmaktadır! Bu nedenle iki bin iki yüz sene önce gündüz vakti elinde fenerle “Adam Arıyorum!” diye sokak sokak gezen büyük Yunan filozofu Diyojen gibi, dünyanın hiç olmadığı kadar aydınlık olduğunu iddia ettiği bu zamanda, elimizde fener yana yakıla “Deli Aranıyor!” diye gezmemiz gerekir.
{jcomments on}
Son Güncelleme ( Cuma, 23 Temmuz 2010 14:56 )