KÜÇÜK AYASOFYA'NIN BÜYÜK KAHRAMANLARI
Hat Ve Ebru Ustası Fuat Başar
Bir harften aleme çıkılan bir seyahat midir acaba hayat?
Belki de bir hattat için böyledir.
Ne karalanırsa karalansın üstüne kağıtların, aslolan neyle yazıldığıdır.
Kalbe inen bir nurun, kalple kaleme alınmasının ehemmiyetini bilen kişilerdir belki de hattatlar.
Bir varoluş manifestosunun kahramanlarıdırlar kim bilir?
Neticesi şudur; aslında ne söylersek söyleyelim ne yazarsak yazalım haklarında onların hayat felsefesi hatlarında…
İşte o ustalardan biri hat ve ebru ustası Fuat Başar...
Soru sormanın zorluğunu belki de bu ilk defa bu kadar derin hissettik.
Kelam Allahın ,kalem Allahın hikmeti ile ustanın kabiliyetinde ise sorulacak sorular verilecek cevapların yanında aciz kalıyor.
Ustanın ustalığına güvenerek çıkıyoruz bu seyahate…
Akif EKŞİ: Sevgili Hocam elbette bir çoğumuz sizi tanıyoruz , tanımayan dostlarımız için Fuat Başar kimdir sorusu ile başlamak istiyoruz?
FUAT BAŞAR : Aslen Erzurum’luyum. 1953 Erzurum’da dünyaya geldim. Bütün eğitim hayatımı burada tamamladım. Tıp fakültesinde okurken tevafuklar zinciri ile hat ve ebru sanatlarıyla tanıştım 1976 yılında. Ondan sonra kaderim ve dünya görüşüm değişti. Çünkü o yıllarda bu iki sanat kaybolmak, unutulmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Tıp mesleğini bu işe feda ettik. Biraz delilik denebilecek cesaret ama çok isabetli davrandığımı şimdi anlıyorum. Ülkemizin ata-dede sanatı! Onları kurtarmak için epeyce çırpındık.
O zamanlar ülkemizin nüfusu 43 milyon hekim sayısı ise 430 bin civarındaydı. 1000 kişiye bir hekim düşüyordu; ancak 43 milyona bir ebru ustası düşüyordu. Bize de ebru ve hat sanatına hizmet etmek vazifesi düştü. İlk zamanlar yazıyı kendi başıma biraz karaladım, meşk ettim. Kendi başına, hocasız olmayacağını sonradan daha iyi anladık. Yazı ebruyu tanımamın da müsebbibi oldu denebilir. Onu da uygulamaya başlamam kitaplardan oldu. Tabii, o da hocasız olmuyor. Daha sonra rahmetli yazı hocam Hamit Bey’le mektuplaştık. 1990’da rahmetli olan Düzgünman hocam’la mektuplaştık. Ama mektupla da olmuyor tabii. Baktık olacak gibi değil. 1980’de kalktık Erzurum’dan, İstanbul’a yerleştik, Yazıyı Hamit (Aytaç) Beyden meşk ettim. Ebruyu da ekseriyetle o yıllarda Düzgünman'a devam ederek bugünlere getirdik. Bizim kaderimizin kısaca hikayesi böyle işte. Bu işin sevilmesinde, yayılmasında, icra edilmesinde emeğimiz geçti. Bizim gibi birkaç fedakâr arkadaşımız daha çıktı. Onların sayesinde bugün şükür epeyce ayakta tutmaya çalışıyoruz. Bütün dünyaya bu işi ihraç etmeye başladık.
Akif EKŞİ: Ebru ve Hatla uğraşmanın zorlukları var mıdır? Bu zorlukları nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?
F.BAŞAR : Şimdi el sanatları malum hepsi zordur. Yani insandan bir ömür istiyor da ben kısaca bu iki sanatı birazcık tanıtmaya çalışayım. Şimdi ebrudan başlayalım. Bu halkımızın arasında genellikle genç kızların bir ismiymiş gibi algılanır. Kulağa da hoş gelen bir isim. Farsça’dır. Bunun aslı ebridir. Türkçemize ebru olarak dönüştürmüşüz. Bulut manasına veya buluta benzeyen şekiller manasına gelir. İsmiyle sanatın kendisi arasında çok enteresan bir bağ var. Bu sanki bulutumsu şekillere benzeyen bir takım hareketlerin boyamalar vasıtasıyla su yüzündeki kağıda tespitine dayanıyor. Bizim dağlarımızda bol bol bulunan geven diye bir bitki vardır. Kıymetini maalesef hiç bilmeyiz. Ondan bir zamk elde edilir. Onunla suyu birazcık yoğunlaştırır, üstüne toprak benzeri boyalar serpiştiririz. Biraz sığır ödü yardımıyla onlar belirli şekiller alır. Daha sonra teknenin üstüne bir kağıt kapatırız. Eğer bütün her şeyimiz dengeli, ayarlı ise o şekiller kağıda geçer. Şimdi bu biraz yoğun bir su olduğu için şekil verme imkânımız da var. Ondan istifade eder çiçek resimleri filan yaparız. Bu çok eski bir Türk sanatıdır. Yani benim şahsi çalışmalarım aşağı yukarı sekiz yüz yıl filan geriye götürdü. Bu sanat İran üstünden Anadolu’ya yayılmış bir kağıt sanatı. Bizim ciltçiliğimizde, yazı sanatımızda bayağı bir yeri olan bir sanat. Önceden bu kitap sanatlarının bir yan dalıymış fakat bugün müstakil bir sanat oldu. Çok keyifli, çok renkli! Dünyanın her yerinde de popülerliğini koruyan bir sanat. Yavaş yavaş halkımız da tanımaya başladı.
AKİF EKŞİ: Hocam sizce eserlerin doğuşu nasıldır? Sizi nasıl etkiler bu doğum aşaması? Her hangi bir değişiklik olur mu sizde ?
F.BAŞAR: Şimdi genelde işe birçok değişik sanat dalındaki sanatçıların başından geçtiği gibi öncelikle bir arzu, bir istekle başlanır. Yani tabiri caizse insan acıktığı zaman nasıl iştahı kabarıyorsa, yemekleri gördüğünde onu hemen vücuduna almak, sindirmek istiyorsa, sanatta da bunlar hissediliyor. Bunu bazen bir rüya da başlatabilir. Bazen günün ihtiyaçları başlatır veya da günlük periyodik çalışmamız varsa, zaten saati geldiğinde yazı yazacaksak elimiz karıncalanır, o bir andır. Yani bir ilhamın geldiği saattir o saat. Genellikle geceleri olur bu. Yani şimdi günümüzde çok yoğun çalışan sanatçının ancak geceleri çalışmak için fırsatı oluyor. Gündüzleri çünkü insanî ilişkiler yoğun geçiyor. Şimdi o ruh halini yakalamadan çalıştığımızda, ortaya çıkan bir sanat eseri karşılığında en başta biz yüzümüzü buruştururuz. Çünkü güzel olmamıştır. Onu iptal ederiz. Güzel bir şey olmayınca da piyasaya çıkartmayız. İşin ruhla ilgili yanı böyle. Şimdi ebrudan bahsettik. Bir de hat sanatımız var. Bu bizim ata-dede sanatımız. Çok eski. Geçmişi 1400 yıldan öteye dayanıyor. Yazı, İslamî yazı sanatı. Kur’an’ın yazılmasında, kitâbelerin yazılmasında, çok sanatlı ve okunaklı bir şekilde yazılmasında kullanılan bir sanat. Bizim özellikle Erzurum’dan çok hattatlar yetişmiş. Hat sanatında dünyaca meşhur bir Hafız Osman vardır. Onun hocasının hocası Hâlid-i Erzurumî’dir. Şimdi Üsküdar’da yatıyor. Onların olağanüstü gayretleri olmuş.Onun öğrencisi Büyük Derviş Ali’nin halen Erzurum’da eserleri var. Fakat ne yazık ki, 1900’lerin başından bu yana, işte Osmanlı’nın, Anadolu’nun durumunun biraz sarsılması dolayısıyla unutulmaya yüz tutmuş. Fakat şükür şu günler gelişmeye başladı. Yani üniversiteler işe el attı, çeşitli vakıflar hatta Kültür Bakanlığımız bu konuda yazışmalar filan yapıyor. İşte medyanın da biraz gayreti ve desteğiyle tanınmaya başlandı.
AKİF EKŞİ: Peki bu geleneksel yani Türk gelenek ve görenekleri ile hayat bulmuş bu eserlerimizin tanınırlığı ne durumda yurt dışında da tanınıyor mu ? Hat sanatına, ebruya yabancıların ilgisi var mı?
F.BAŞAR: Belki dostlarımıza biraz değişik gelecek ama, yurt dışında daha fazla tanınıyor. Şimdi benim bütün dünya müzelerinde aşağı-yukarı eserlerim var. Birçok müzeden, kuruluştan gelip habire belgesel çekimleri, röportajlar yapıyorlar. Çok enteresandır; Topkapı Sarayı Türk İslâm Eserleri Müzesi bana bir kilometre falan uzaktadır ama oralarda bir eserim yok. Yani bu oralara sitem değil ama Türkiye’de maalesef böyle. Yoksa ismi bilinen tanınmış büyük müzelerde eserlerimiz var. 50 kadar ülkenin yöneticilerine de eserlerimiz dağıtıldı, gitti. Yurt içinde maalesef bize ait olan şeylerin pek kıymeti bilinmez. Bu biraz acı bir gerçek maalesef. Hoş yurt dışında filan da bizden pek farklı değil. Onların da kendi sanatçıları kendi ülkelerinde gerektiği kadar tanınmazlar. Ama eskiye göre şükür çok ilerdeyiz. Şimdi bu sanat kolları üzerine eğilen, yazı yazan, bu sanatı yürüten sanatçılarla röportaj yapan birçok kişi ve kuruluş var. Demek ki tanıtım açısından önemli noktalara gelmişiz. Eskiden bunlar hiç yoktu. Peyderpey olacak.
AKİF EKŞİ: Hocam bildiğimize göre 300 civarında şu an hoca statüsü kazanmış öğrenciniz varmış? Bu Ne derece doğru bir bilgidir?
F.BAŞAR: Çoğu hoca ülke çapında olsun, dünya çapında olsun çok öğrencilerimiz var. Ama o söylenen sayıdan biraz daha fazla sanki. 500 ü falan bulmuştur diye tahmin ediyorum.
Hatta üniversitelerimizden bu konuda tez çalışması yapmak isteyenler oluyor. Geliyorlar onlara yardım ediyoruz. Hatta gelmelerini bekliyoruz. Çünkü kendimizi bu işin hizmetine, bu işin sürmesine ve yaşamasına adadık. Şimdi illa da bu iki sanatın peşinden gitmek şart değil. Ama imkânları varsa mutlaka bir sanatın ucundan tutsunlar. Çünkü günümüzde sanat insanları sanki bu hayat kargaşasında emniyet kemeri gibi hayata bağlıyor.
AKİF EKŞİ: Bu sanatlarda başarılı olmak için yetenek temek şarttır değil mi hocam?
F.BAŞAR: Biraz yetenek lâzım ama, temel şart değil. Ben onu öyle gördüm, çalışmak temel şart ama. En önemlisi o. Ben kişilerin yeteneksiz olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Süheyl Ünver hocamız derdi ki, “Evladım kabiliyetsiz insan olmaz. Her insan üç yüz bin ayrı kabiliyetle dünyaya gelir. Nasıl olsa birinden birine yatkınlığımız vardır.” Şimdi tespiti çok doğru. Haa ne lazım? Bize çalışan insan lâzım, seven insan lâzım... “Aşk olmadan meşk olmaz” sözü hiç boşuna değil şimdi. Sevdikten sonra gerisi inanın geliyor. Nice kabiliyetsizim diyen kişileri gördük, bugün çok önemli yerdeler. Dünyalarını sevgi ve çalışmanın üstüne kurdukları için, dünya çapında başarı kazanmış kişilerimiz var. Yeter ki, aşkla meşk etsinler... Başarıyı Allah veriyor zaten. Kabiliyetim yok diyenin de kabiliyeti açılıyor.
AKİF EKŞİ: Hocam aldığınız ödülleri biliyorum. Ancak en çok merak ettiğim UNESCO tarafından somut olmayan kültürel mirasın korunması projesi kapsamında aldığınız ‘’Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü’’ ne hissettiniz?
FUAT BAŞAR: Sanatın ödülünü de her şeyde olduğu gibi Allah verir. Bazen büyük bir kurum eli ile bazen bir ebru hediye ettiğimiz çocuğun tebessümü ile. Önemli olan hediyeyi aldıktan sonra Allah’a şükrederek çalışmayı sürdürmek, artırarak sürdürmek
AKİF EKŞİ: Peki hocam yeni neslin temsilcilerine bir usta olarak vermek istediğiniz asıl mesaj nedir?
FUAT BAŞAR: Bu işin asıl kuralı çalışmak… çalışmak… çalışmak.Hepsine güzel istikbâller dilerim...
‘’Fedakarlık başarının anahtarıdır.’’ Diye bir söz okumuştum. Duyduğumuz okuduğumuz çok hikaye olmuştu bu hikmetli söz ile alakalı. Ancak bu sözün reel dünyadaki karşılığını tanımanın çok başka bir duygu olduğunu tecrübe ederek bitirdik bu röportajı.
Şaka gibi gelse de bir doktor adayının Türk İslam Süsleme Sanatlarının unutulacağı kaygısı ile büyük fedakarlık ile eğitimini bırakarak bilmediği bir şehre bilmediği bir hayata girmesi nelere sebep olur diye düşünürken cevabı karşımda buldum. Fuat Başar olmaya. dedim kendi kendime…
Hocamız kendine has üslubu ile zaman zaman gülümseterek, zaman zaman derin düşüncelerinin içinden birkaç cümle seçerek hikayesini kısmen de olsa anlattı.
Kendisine teşekkür ederek yanından ayrılırken gözüm duvardaki hilyeye takıldı. Döndüm ve kendisine Hilyenin ne olduğunu sordum?
Bir iç çekti ve Hilye-i Şerif diye başladı…
Bir sonraki yazımızda buluşmak ümidi ile Allaha emanet olunuz. Selam ve dua ile. Hayırda kalın, Hayırla kalın…












09.11.2011




